6 Aralık 2011

Dolce far niente...


1. yaşımın bloguma olgunluk getirmesi gerektiği gibi bir düşünceye kapılıp, yazıya başlamadan önce iki saat yeni üslubumun ne olacağını düşündüm. En sonunda "Amaaaaann!" deyip bodozlama giriyorum yazıya...

Hala daha İstanbul'da, uzaylı gören masum köylü kıvamındayım. O yüzden, burda yediğim her haltı anlatmaya devam ediyorum. 

Biliyorum ki İstanbul'a dair görülecek şeylerin bir çoğu Avrupa Yakası'nda; ama ne zamandır Anadolu Yakası'nı da gezip görmek istiyordum. Geçtiğimiz ay iş görüşmesi için ilk defa geçtim karşıya. Çok az kalmama rağmen gayet hoşuma gitti. Bu seferki gidişimdeyse karşı tarafın bambaşka bir atmosferi olduğunu farkettim. Hem tanıdık gelen, hem tatmadığım bir atmosfer. Biraz İzmir havası sezdim sanki ;)

Beşiktaş'dan Üsküdar vapuruna atlayıp 5dk. da karşıya geçtik. Sırasıyla, sahil şeridinden temiz bir yürüyüş, kıyak bir kahvaltı... Oturduğumuz yerden, Topkapı Sarayını, Camileri, Galata Kulesini ve Kız Kulesini aynı karede görebildiğin bir manzara... Bu manzara eşliğinde çevrilen iki lakırdı... Baktık sırada bekleyen başka bir keyif var, kalktık Kadıköy çarşısında bir kahve içtik, ama öyle böyle değil... Sonra baktık ki fazla yemiş içmişiz, kalkıp Moda sahilinde yürüdük. Daha yürürken, nargileyi ne zaman içiyoruz diye düşünmeye başladık. Bi baktık hemen akşam oldu. "E hadi Nargile içelim" derken, boş mideye nargile içilmeyeceğine karar verdik. Kahvaltının bittiği saattan 4 saat sonra akşam yemeğimizi yemiş olduk. Sonra da elimizdeki ince bellilerden çayımızı yudumlayıp nargile içtik. Gün boyu, sakinlik, sükunet, pazar günü mutluluğu, keyif üstüne keyif yapmanın, tembellik üstüne tembellik yapmanın hafifliğini yaşadım durdum. İtalyanların çokça kullandığı bir söz olan Dolce far niente' nin ne menem güzel bişey olduğunu anladım ;))

İstanbullular altı üstü bir Anadolu Yakası ziyaretini niye bu kadar ballandırdığımı anlamıyorlardır eminim. Hani İzmir'e vurduğunda, Karşıykadan Konak'a geçmek kadar sıradan. Ama dediğim gibi (Bkz: uzaylı gören masum köylü).

Bu arada İstanbul'a geldiğimden beri, bir boğaza sardım ki sormayın. Ve ne yazık ki, burda kastettiğim boğaz, bildiğimiz İstanbul Boğazı değil. Kıtlıktan çıkmışçasına yiyorum arkadaş. Dondurmacısından tut kokoreççisine, ıslak burgercisinden balık ekmeğine varana kadar, 2 aydır löpür löpür gidiyorum. Nerde ne yenir diye sora sora, göbeğime kat çıktım. İşe başlamamdan bu yana geçen 4 haftadaysa, yeni bir mükemmellikle tanıştım: Öğle arasında yediğim deli dehşet ev yemekleri. Ama ne yemekler... Lazanya, külbastı, karnıyarık, soya soslu tavuk vs. Böyle giderse sonum kötü, o yüzden gün itibariyle kendimi dizginliyorum.

Yemekle bu kadar haşır neşir olurken, aklımıza bir dahiyane fikir daha geldi: Yemek kursu ;) Yakın zamanda kendi kendimizi gaza getirmekten Ay'a ulaşmazsak, kalabalık bir kadro olarak yemek kursuna katılacağız. 

Wallaha planlar güzel. Bu planlar, bu hayat pahalılığında nasıl vücut bulacak bakali. Bu arada ilk maaşı aldım ve bitti. 

Şimdilik bu kadar.