30 Aralık 2011

23 Yaşındaki Gencin Noel Baba'ya Mektubu...



Sevgili Noel Baba.

Yıllar geçmesine rağmen, hala daha çevrem senin varlığını inkar eden insanlarla dolu. Bu Grinch familyasına ben kulak asmıyorum, ama geçen aylarda 4 yaşındaki kuzenim, senin gerçekte var olmadığın konusunda beni uyardı. Hayalleri kırılmasın diye, onu düzeltmedim ama korkarım bir nesil senden uzakta yetişiyor. Bence duruma bir el atmalısın.

Ama öncesinde bu yıl için bir ihtiyaç listesi hazırladım. Yeni yılda hediyelerimi getirirken bunu dikkate alırsan sevinirim.

1- Kız Arkadaş: Kabul edelim, ActionMan dönemini geçtik. Sende, pedofil gibi bir sıfat yememek için torbanda kız bulundurmuyorsun. Ama belki benim için bağlantılarını kullanabilirsin. İnan bana hayat tek başına zor. Sen yıllardır o ren geyikleriyle mutlu olabilirsin; ama emin ol, ayakları yere basan birçok insan, kuyruklu canlılarla çok samimi olmuyor.

2- 10 Kişilik Samimi Arkadaş Gurubu: Hayatım boyunca birbirine tahammül edebilen 3 kişiden daha kalabalık bir arkadaş gurubum olamadı. Biz böyle mi gördük "Evimiz Hollywood'da"da. Hayır. Artık her haltı birlikte yiyeceğimiz bu gruba ulaşmak istiyorum. Yanlız senden ricam, bu seferkiler az buçuk aklı başında tipler olsun. Geçen seferkilerle davalık olduk. Odun diye şöminede yaksaydın daha iyiydi.

3- Çarpık Gülümseme: Bayan fanlarını gözlemlediysen biliyor olmalısın, bu dünyada kızları anlamak zor. Her şeyin dosdoğrusu varken, asimetrik olana bu ilgi nedendir anlamış değilim. Bende simetri takıntılı bir insan olarak bir türlü çarpık gülemediğimi farkettim. Senden yüz felcine varmayacak bütün rötüşları bekliyorum, bi el atarsan sevinirim.

4- Pozitif Enerji: Küçük yaşlarda bana verdiğin şeytan tüyünün baya bir ekmeğini yedim. Ama artık insanlar bu numarayı yutmuyor. Yeni ekol, pozitif enerji. İnsanlara evet dedirtebilme gücünü damalarımdan zerkedersen, sende bende çok karlı çıkarız. Yalniz ilk once kendine de cekiduzen vermen gerekiyor, ak sakalli dede modu hic tahrik edici degildir, eminim. ;)

5- Bilimum Aktivite: Sehir Firsati da bu islevi goruyor ama ben eski bir dosttan yardim almayi yeglerim. Bu yil soyle bol sporlu bi yil olsa, hani gym'den tut ruzgar sörfüne, binicilikten tenise kadar genis bir skala sunsan, arasindan tercihlerimi yapsam olur mu? Ama ayni zamanda baslangic gazini da yil boyu sarj etmen lazim. Birde sporun yaninda, böle bol kültürlü sanatli organizasyonlar istiyorum. Bi Bienal olsun, bi Jazz Fest olsun, Tlyatrosu, Operasi olsun. Elimde sarap kadehiyle sanattan konusacagim organizasyonlara bu yil katilayim artik, degil mi?

6- Yurtdisi Gezileri: Bu konuda uzerimde bir ugursuzluk var. Iki kez yurtdisi planim boktan sebeplerle zebil oldu. Yok is teklifi aldim, yok mezun oluyordum derken gidemedim. Bu yil da is icin Isvicre'ye gitmem gerekirken, beklenmedik sekilde planlar degisti. E artik bi dunya gozuyle dunyayi gormenin zamani gelmedi mi? Bari Laponya'ya yanina cagiraydin. Iki gun misafir agirlamak mi zor geldi, serefsiz?

Özür dilerim Noel Baba. Ben buyudukce asabi oluyorum galiba degil mi? Ama sen bana alinmazsin, elinde buyudum ;) Ah Noel Baba, sen de olmasan ben ne yapardim.

Simdilik senden isteklerim bu kadar. Gerisini yil ortasinda bizim kulkedisinin perisinden istiyecegm..

O s.rtük de 2 yildir gelip gitmiyo. En son geldiginde, Annem kadini görmezden geldi. Tam dileklerimi soyluyordum, bizimki gelip bana "Kimle konusuyon sen yaa" falan dedi. Kadin acayip bozuldu. Herhalde o yuzden gelmiyo artık. Hadi seni anladik kendini gostermiyon da, o ne bokuma gizem yapiyo anlamadim.

Neyse Noel Baba uzun uzun yazmiyim simdi, okuman zor olur. Yeni yilini kutlarim. Benim ve butun Escape from the Cage okurlari icin guzel dileklerde bulun. 2012 guzel gelsin ;))

Herkese mutlu yillar ;))

24 Aralık 2011

Mod: Oh shit...

Bir ay daha geçti. Ne ay’ı, bir yıl daha geçti. Ve hala daha çocukluk hayallerime ulaşabilmiş değilim. Çocukluğumda beni, bunca hayali kurmaya zaman bulacak kadar ilgisiz bırakan ailemi tutup sarsmak istiyorum. (Annem'den gelen sert uyarı sonrası belirtmeliyim ki, bu cümlenin hiçbir gerçekliği yoktur, sadece espiri amaçlı yazılmıştır.)

Bu sitemkar sözlerin altında neler yatıyor derseniz, açık söyleyeyim bir bok yok. Sadece son günlerde işimin ne kadar komplike bir halde olduğunu anlayıp, çalışma şeklimi ayrı bir düzene oturttum. Ofiste, yapılacaklar listem, maillerim, dakika başı tik attığım not defterim ve iphonumla o kadar ciddi ve planlı bir ilişki yaşıyorum ki, işten çıktığım anda, hayatımdaki hiçbir şey için plan yapasım gelmiyor. Öyle yerli yersiz her şeye isyan ediyorum. Ama yaygaracı tipler gibi değil, ağır ağır, sessiz sessiz, delikanlı gibi içten gelen, “Her zaman böyle olmadı mı” gibisinden bir metanetle ediyorum isyanımı ;))

İş hayatım bu kadar planlı programlı giderken, özel hayatımda da bir o kadar akışına yaşamaya başladım. Tembel tembel takılma, plansız akşam gezmeleri, saçma diziler, saçma dizilerin yanında tek adam gibi izleğim olan Dexter, öyle yuvarlanıp gidiyoruz. Kitap okumayı, güzel bi film izlemeyi geçtim, sosyal medyayı dahil takip etmiyorum. Yemek yemeği bile erteler oldum. Ama en büyük kazığı da galiba İzmir’de bıraktığım arkadaş cephesine atıyorum. Devamlı aklımdan, “bla bla’yı arayacaktın, bla bla’nın doğum günüydü, bak bla bla seni aradı sen onu aramadın” diye geçirip, sonra unutuyorum. Umarım bu yazıyı okuyorsunuzdur ve şu mübarek Noel’de bağışlayıcılığın ne menem bi güzellik olduğunu hatırlıyorsunuzdur.

Bütün bunların dışında, dün akşam bir arkadaşımın da tarif ettiği gibi, keyifli sohbetler ettiğim, eğlenceli vakit geçirdiğim bir sürü yeni insanın arasında da olsam, aslında baya yanlız bir insanım. Bu sessizliğimi de artık şarapla paylaşıyorum. Yıllaaaaar yıllar evvel, şarapla olan samimiyetimi tekrar kurdum. Bira defolup gidip eğlenmesine baksın, biz şarapla olgun olgun dertleşiyoruz.
Şu an yazının nereye gitmesi gerektiğini bilemediğimden böle kestrip atayım diyorum, zaten biraz da hastayım. Ama yakın zamanda eski enerjimi yerine getiren bir şeyler olursa yine paylaşırım.

Şimdilik bu kadar.

6 Aralık 2011

Dolce far niente...


1. yaşımın bloguma olgunluk getirmesi gerektiği gibi bir düşünceye kapılıp, yazıya başlamadan önce iki saat yeni üslubumun ne olacağını düşündüm. En sonunda "Amaaaaann!" deyip bodozlama giriyorum yazıya...

Hala daha İstanbul'da, uzaylı gören masum köylü kıvamındayım. O yüzden, burda yediğim her haltı anlatmaya devam ediyorum. 

Biliyorum ki İstanbul'a dair görülecek şeylerin bir çoğu Avrupa Yakası'nda; ama ne zamandır Anadolu Yakası'nı da gezip görmek istiyordum. Geçtiğimiz ay iş görüşmesi için ilk defa geçtim karşıya. Çok az kalmama rağmen gayet hoşuma gitti. Bu seferki gidişimdeyse karşı tarafın bambaşka bir atmosferi olduğunu farkettim. Hem tanıdık gelen, hem tatmadığım bir atmosfer. Biraz İzmir havası sezdim sanki ;)

Beşiktaş'dan Üsküdar vapuruna atlayıp 5dk. da karşıya geçtik. Sırasıyla, sahil şeridinden temiz bir yürüyüş, kıyak bir kahvaltı... Oturduğumuz yerden, Topkapı Sarayını, Camileri, Galata Kulesini ve Kız Kulesini aynı karede görebildiğin bir manzara... Bu manzara eşliğinde çevrilen iki lakırdı... Baktık sırada bekleyen başka bir keyif var, kalktık Kadıköy çarşısında bir kahve içtik, ama öyle böyle değil... Sonra baktık ki fazla yemiş içmişiz, kalkıp Moda sahilinde yürüdük. Daha yürürken, nargileyi ne zaman içiyoruz diye düşünmeye başladık. Bi baktık hemen akşam oldu. "E hadi Nargile içelim" derken, boş mideye nargile içilmeyeceğine karar verdik. Kahvaltının bittiği saattan 4 saat sonra akşam yemeğimizi yemiş olduk. Sonra da elimizdeki ince bellilerden çayımızı yudumlayıp nargile içtik. Gün boyu, sakinlik, sükunet, pazar günü mutluluğu, keyif üstüne keyif yapmanın, tembellik üstüne tembellik yapmanın hafifliğini yaşadım durdum. İtalyanların çokça kullandığı bir söz olan Dolce far niente' nin ne menem güzel bişey olduğunu anladım ;))

İstanbullular altı üstü bir Anadolu Yakası ziyaretini niye bu kadar ballandırdığımı anlamıyorlardır eminim. Hani İzmir'e vurduğunda, Karşıykadan Konak'a geçmek kadar sıradan. Ama dediğim gibi (Bkz: uzaylı gören masum köylü).

Bu arada İstanbul'a geldiğimden beri, bir boğaza sardım ki sormayın. Ve ne yazık ki, burda kastettiğim boğaz, bildiğimiz İstanbul Boğazı değil. Kıtlıktan çıkmışçasına yiyorum arkadaş. Dondurmacısından tut kokoreççisine, ıslak burgercisinden balık ekmeğine varana kadar, 2 aydır löpür löpür gidiyorum. Nerde ne yenir diye sora sora, göbeğime kat çıktım. İşe başlamamdan bu yana geçen 4 haftadaysa, yeni bir mükemmellikle tanıştım: Öğle arasında yediğim deli dehşet ev yemekleri. Ama ne yemekler... Lazanya, külbastı, karnıyarık, soya soslu tavuk vs. Böyle giderse sonum kötü, o yüzden gün itibariyle kendimi dizginliyorum.

Yemekle bu kadar haşır neşir olurken, aklımıza bir dahiyane fikir daha geldi: Yemek kursu ;) Yakın zamanda kendi kendimizi gaza getirmekten Ay'a ulaşmazsak, kalabalık bir kadro olarak yemek kursuna katılacağız. 

Wallaha planlar güzel. Bu planlar, bu hayat pahalılığında nasıl vücut bulacak bakali. Bu arada ilk maaşı aldım ve bitti. 

Şimdilik bu kadar. 

27 Kasım 2011

1. Yaş Günü...


Bugün değerli blogum Escape from the Cage'in 1. yaş günü. Büyüdü adam oldu blogum. Bir yıl önce bu zamanlar, içimden geçen "Bir şeyler yapmalıyım" hissini dinleyip bu bloga başlamakla çok doğru bir karar verdiğimi görüyorum. Metropol erkeğinin şehir rehberi edasiyla tutmak istiyordum bu blogu ama önümdeki taşları temizlemeden metropol erkekliğine soyunmayayim dedim. Hiç doğrudan Nobel'e koşan bir yazar gördük mü? Hayir. O halde bende çıraklık dönemimi bir geçireyim, blog aleminde biraz çevre edineyim, daha sonra cin olup adam çarparim dedim. E guzel de oldu. İçe dönük yazılara bakarsak, blogum az buçuk teenage günlüğünü andırıyor, ama dediğim gibi, her ekolun bir çıraklık dönemi olur.

Blog aleminde 1 yil geçirmis olmama ragmen, hala daha tam çakozlayamadiğim bi mevzu var. Herkesin blogunu 200-300 küsür kişi takip ederken, benim blogumun takipçisi sadece 15 kişi? Niye? Doğru tanitamiyor muyum diye soruyorum kendime. Hayir, elinizi vicdaniniza koyun, fena da yazmiyorum sanki? Neyse boşverelim. Az olsun, bizim kafalarda olsun ;))

Bu arada, Escape from the Cage'in 1. yaş günü hesabına, bloguma yeni kiyafet giydirdim. Şu anda da görmekte oldugunuz gibi, blogum artik 50'lerin Amerikan Gençligi tribinde. Bu güzel dönemler -vintage mıdır, retro mu tam kestiremediğim ama çok da sallamadigim zamanlar- beni çok mutlu eder. Bazen kendimi o donemlere ait hissederim. Bu nedenle bu temayı bloguma taşımayı düşündüm ve gördüğünüz banner'ı ellerimle oluşturdum. Ayrıca bu yıl, bir blogu blog yapan değişik ve güzel gadgetlar kullanmayı tercih ettim.

Umarım güzel bir yıl olur. Umarım keyifli şeyler yazacak kadar mutlu bir yıl geçiririm ve bunu sizlerle paylaşabilirim. Umarım hayat bayram olur ve biz blogger'lar elele tutuşup gökkuşağının altından geçebiliriz ;)

Hadi len üflüyorum mumu :D

Pfff....

26 Kasım 2011

Yiğit Keskin was here! (Doğal Yaşam Parkı)

Bir kemancının kemanını alabilir misiniz? Alsanız bile o kemancı, sırf siz kemanını aldınız diye tutkusunu bırakır mı? Bırakmaz... Peki bir tornacının tornasını alabilir misiniz? Bir tefecinin tefesini? Bir kanatlı hayvan yetiştiricisinin kanatlı hayvanını alabilir misin? Alamazsınızzz...

İşte bende, her ne kadar şimdilerde tasarımcı olarak çalışmıyor olsam da, tasar etmekten kopamadım. Yardan gectim, Photoshop'tan, Illustrator'dan gecemedim... Blogumun doğum günü yaklaşırken, fırsatı ganimet bilip, ne zamandır yapamadığım Doğal Yaşam Parkı görsellerini bir fatoşhoplattım. En azından bu şekilde kendimi tatmin edeyim diyorum.

Fazla kelam etmeyecegim. Gecenin bir vakti oldu ve yarin sabah 6.20 de kalkicam. O yuzden, D.Y. Parkina soyle gidilir, boyle gidilir diye zirvalamiyorum. Merak ediyosaniz acin bakin kardesim, essek degilsiiz ya...



19 Kasım 2011

Yolcu yolunda...

Kurudum kaldim lan... Giris cumlesi bulamadim ve beyin cufcuflanmasi yasiyorum ;) Her seyden once bir bilgisayarla oyle cok hasir nesir olmayali nerdeyse 3 hafta oldu, zaten bu yaziyi bile silgi boyutundaki iphone klavyesinden yaziyorum, o yuzden kisa keselim Aydin havasi olsun...

Oncelikle gecen yazimda bir ise baslayacagimdan bahsetmistim. Isime basladim ve ilk haftami geride biraktim. Bir is yerinde ilk hafta, iliski kurmakla, duzen olusturmakla, isi kavramakla ve gozlem yapmakla geciyor. Benim ilk haftam da farkli olmadi. Bu standart bir seydir ve bazi standartlar guzeldir...

Mesai saatlerim bahsettigim eylemlerle gecerken, son gunlerin en buyuk kabusunu mesai saatlerim disinda yasiyorum: Beylikduzu-Findikli guzergahi... 3 aktarmadan olusan bu yol icin her sabah saat 6.20 de uyanip, 6.50 gibi duraga cikiyorum. Dolmusa atlayip Avcilar metrobuse kadar gidiyorum ve bu yolculuk, ise gec kalip kalmayacagimi belirliyor. Cunku simdiye kadar Beylikduzu-Avcilar yolculugunun satandart bir zamana baglandigini goren olmamis. Bir bakiyorsunuz 20 dakikada gitmissiniz, bir bakiyorsunuz 1 saat olmus ancak variyorsunuz. Bende bu yolun ortalama 40 dakika surdugunu dusunerek bir standart oturtmaya calisiyorum. Bu yolculuktan sonrasi Metrobusle Cevizlibag'a uzanan bir mp3'e kitlenme ve Cevizlibag'dan Findikli'ya ulasan hayal kurma maratonuyla devam ediyor.

Kurdugum hayal, her zamanki gibi ustu acil bir Cadillac, Malibu'da bir ev ve dostlarla Palm Springs'de gezip eglenmek degil... Simdilik sadece, adam gibi bir yolu olan, merkezi sistem ya da dogalgazli, eli yuzu duzgun bi 2+1'e yerlesme hayalleri kurmaktayim.

Bugun sabah Ortakoy civarinda baktigimiz iki evi de eledikten sonra, yine seceneksiz kaldik. O yuzden sagda solda, bizim bir eve yerlesmemiz adina, adam gibi bir baglanti saglayaniniz olursa, iletisime gecmekten cekinmeyiniz ;)

Son olarak da, 27 Kasim'in "Escape from the Cage"in 1. yas gunu oldugunu belirtmek isterim. Gecen yil su zamanlara bakinca, bu blogun bana guzel bir pencere actigini goruyorum. Istikrarim icin kendimi kutluyorum ;)

Simdilik bu kadar...

11 Kasım 2011

Neler Değişti?..

Her seferinde, "Bu kez son" diyorum, "Daha düzenli bir blogger olucam"... Ama gayet elle tutulur sebepler yüzünden, o çok özendiğim blogger'lar gibi bir ayda 20 küsür post paylaşamıyorum. Ben kendimi hazır hissetsem memleket meseleleri şans vermiyor.

Lady Justice ve Türk Hukuk Sistemi üzerine olan son yazımda da dediğim gibi, son bir aydır, içimden fazla bir şey yazmak gelmiyor. Tam yaraları saralım derken tekrar tekrar aldığımız felaket haberleriyle sarsılıyoruz, dün akşam da yaşadığımız gibi... Hal böyle olunca da, insan kendi hayatındaki gelişmeleri, sancıları, mutlulukları küçümsüyor.

Yine de başladığım işi devam ettirmek istiyorum ve yeni dönem gelişmeleri üzerine sizlerle derin paylaşım içerisinde bulunacağım dakikalara giriş yapıyorum.

Beni gerçekten tanıyor ve seviyorsanız, değer veriyorsanız, ya da en azından "Aslına bakarsan bla bla bla... gibi huyları var ama iyi hoş çocuk" diye çok da yerden yere vuracak eleştiriler yapmadan kanıksayabiliyosanız, beni mutlu ettiği kadar sizi de mutlu edeceğine inandığım bir haber paylaşıyorum: İş buldum...

6 Aylık hararet döneminden sonra, bu benim için büyük bir gelişme. Ayrıca bu gelişme, İstanbul'a gitmekle iyi bir karar verdiğimin göstergesi anlamına geldiğinden (şimdilik), daha bir sevindim. Üç hafta içerisinde gerçekleştirilen görüşmeler arasında en çok aklıma yatan firmayla anlaşmış bulundum. Bu pazartesiden sonra, özel bir saat firmasının reklam sorumlusu olarak görev yapıyor olacağım.

Bunun dışında, Ablam Tuğçe de iş değişikliği yapacak ve bu durum bize Beylikdüzü'nden taşınma zorunluluğu getiriyor. Ortaköy tarafında 2+1 güzel bir ev bakıyoruz, haberiniz olsun.

Bunların da dışında, şu günlerde bayram tatili vesilesiyle İzmir'deyim. Birçoğunuzla görüşemedik, farkındayım, ama ne yazık ki aile saadeti etrafımı o kadar sardı ki, yolda gelirken hayalini kurduğum odama şöyle bir uzanıp Dexter izlyerek, kendimle başbaşa kalmanın tadını bile çıkaramadım. Dolayısıyla, "mesafeler önemli değil, yeter ki yürekler bir olsun" bahanesine sığınıyorum.

Bahsetmeden edemeyeceğim bir şey daha var. İzmir'e gelmeden birkaç gün önce gerçekleştireceğim bir görüşme için ilk defa Anadolu Yakasına geçiş yapmıştım. O gün, benim İstanbul'da birçok ilki yaşadığım gün oldu: İlk defa Anadolu Yakası'na geçtim, ilk defa boğazı vapurla geçtim, ilk defa Karaköy'de balık ekmek yedim, ilk defa Tünel denilen aracı kullandım. Tünel'le Galata tarafına çıktığım anda, sağ tarafta, sadece caz - blues tarzı satış yapan bir müzik market keşfettim, İstanbul'daki ilk "Mükemmel Cheeseburger"imi yedim ve ilk defa İstiklal Caddesi'ndeki tarihi tramvayı kullandım. ;)) Biraz daha zorlasaydım, Midnight in Paris misali, eski bir faytona atlayıp, Osmanlı İstanbulu'na doğru yola çıkacaktım... Filmi izlemeyenler, döt gibi kaldınız farkındayım ;) Hadi o zaman, sırf ne dediğimi anlamak adına oturup filmi izleyin.

Teallam, hem eğlendiren hem öğreten bir blogger oldum, neler yapıyorum ben yaw yaww...

Hayatımdaki gelişmeler bu şekilde devam ederken, İstanbul'u tanıyan, nerde ne yapılır bilen arkadaşlardan tavsiyeler almaya ihtiyacım var. Kuzenimin, "İstanbul'da profiterol İnci'de yenir" demesi üzerine, şehre dair bu tarz ayrıntıları bilip deneme isteğiyle yandım tutuştum. Bunun için Twitter'da #yigitebiyolgosterin diye bir kampanya başlatmayı düşünüyorum. Benim başlatmamı beklemeden siz de, aklınıza gelen bu tarz güzellikleri, @yigittkeskin'e mention ederseniz sevinirim.

Şimdilik bu kadar...

Vapurla  Karaköy'e geçerken, burayı görüp çok heyecanlandım.
Ellerimi açmadım ama içimden hangi sözlerin geçtiğini biliyorsunuz...

İnince de bu güzelliklere kavuştum.
Mekan sahibinin sakalının şeyine deyecek kadar uzun olduğunu,
balıkları yedikten sonra farketmem de ayrı bir güzel oldu...

2 Kasım 2011

Lady Justice'in Suçu Ne?

Lady Justice, Roma mitolojisinde Justitia adlı adalet tanrıçasıdır. Yunan mitolojisinde ise Dike'a denk gelmektedir. Daha çok ahlaki değerlerle güçlendirilmiş bir adalet anlayışını betimlemektedir. Rönesans'tan beri, Lady Justice, bir elinde kılıç diğer elinde terazi bulunan bir kadın olarak tasvir edilmektedir. Kadının gözleri bir göz bağı ile bağlanmış vaziyettedir... 

Çok farklı bir post hazırlayacaktım ama, az önce haberlerde izlediğim N.Ç.'nin davasıyla ilgili açıklamaları duydukça kan beynime sıçradı.

Biz nasıl bir ülkede yaşıyoruz ya? Nasıl bir Hukuk Sistemi?

Oğlunun cenaze töreninde, Başbakan hakkında ağır konuşan şehit babasına 11 yıl hapis cezası veriliyor. Her ne kadar sonrasında, acıyla yapılmış bir hata olarak kabul edilip karar askıya alınsa da, aynı eylemin tekrarlanması halinde cezanın hayata geçirileceği söyleniyor.

Gelin görün ki, acılı bir babaya en acı günlerinde bu cezayı verme potansiyelinde olan sistem, Türkiye'nin gündemini aylarca meşgul etmiş başka birine daha bu cezayı veriyor. Kime mi?

Hasta ruhlu genç bir çocuk... Gencecik kız arkadaşınının başını kesip, çöp konteynırına atıyor. Kolluk kuvvetlerini bir yıla yakın meşgul edip kaçak yaşıyor. Aranan evinde sahte kimlikleri bulunuyor... Cem Garipoğlu "Münevver Olayı" adı altında gerçekleştirilen bir operasyonla, seri katil filmlerini aratmayacak bir aksiyonla aranıyor. Sonra yakalanınca da, bu cezayı haketmeyen şehit babasına verilenle aynı oranda cezaya (11 yıllık hapis cezası) çarptırılıyor.

Bu nasıl bir denge ya?

"13 yaşındaki N.Ç'yi korumaya aldığımızda yapılan iğrenç tecavüzler nedeniyle oturamıyordu. Dörtten fazla ameliyat oldu. Günlerce uyuyamadı..." sözü mü daha çok yumrukluyor insanın midesini, yoksa "Kendi rızası vardı" sözü mü, bilemiyorum.

Bir hakimin "Göster bakalım nasıl yaptılar?" diye sorması mı bana adalet kavramını sorgulatıyor, yoksa 26 tecavüzcünün mesleklerine dönüp, hayatlarına aynen devam ediyor olmaları mı, bilemiyorum.

Geçirdiğimiz acı dolu 2 hafta boyuncu, içimden pek fazla şey yazmak gelmedi. Yoksa biliyorsunuz, artık daha düzenli bir blogger olmaya çalışıyorum. Ama sadece ben değil, benim gibi birçok arkadaşım da, ülke olarak içinde olduğumuz bu sıkıntılı durumlarda, bloglarını önemli meseleler için kullanmayı tercih ettiler. Umarız birilerine yardımcı olabilmişizdir. Bu iki haftaya sığdırmış olduğumuz acıların, siyasi boyuttaki yansımalarıyla ilgili konuşmak istemiyorum. Şayet düzensizlik ve bürokratik sistemdeki dev açık yeterince ortada... Umarım, tüm ülke olarak gerçekleştirdiğimiz bu yardımlaşma ve kardeşlik görüntülerine sebep olan olayları ve ciddiyeti, sandık başına geçeceğimiz zamanlarda da, yine tüm ülke olarak aklımıza getiririz.

Son olarak söylemek istediğim bir şey var. Adaletin Simgesi olarak tasnif edilen Lady Justice'e, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'in sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum. Yazıktır, zaten gözleri de bağlı, bu kadar sapık ruhlu insanın bulunduğu bir toplumda, tecavüz edilmeye hazır gibi algılanmasın.

Sayın Bakanım, size sesliyorum, sahip çıkalım Justice'e. Gomşumuz oluyo da bizim o, gomşumuz oluyo...

Justice'in elinde tuttuğu teraziyi de, Yargı'ya armağan edelim diyorum. Bir tarafa, 26 tecavüzcüyü, diğer tarafa da kendilerini koyup baksınlar bakalım, dengede duruyor mu? Daha da olmadı, o teraziyle yapacak bir şeyler bulurlar artık...

29 Ekim 2011

Düş...


Atamı gördüm düşümde,
Büyük beyazlıklar içinde...
Parlıyordu yine, gök mavisi gözleri
Sonsuz mânâ içinde!
Gökte bir bulut geziyordu;
Bir yanı kırmızıydı, bir yanı beyaz;
Batıya yönelmişti,
Belli, Doğu’dan gelmiş!
Gökte gezen bulut, gözümle gördüm;
Tıpkı, Mustafa Kemal’e benziyordu!

El ettim, görmedi;
Ses ettim, duymadı;
Dövünsem de nafile
Aldıracak değildi...
Küskün bir hâli vardı bulutun,
Geldi, ağırdan - ağırdan,
Rasat - Tepe’nin üzerinde eğildi!

Bulut mu büyüdü birden,
Gök mü küçüldü, bilmem?
Mavi, aydınlık, şavklıydı gökyüzü,
Henüz, vatan çalışmaya başlamamıştı,
Sabahın en erken saatlerinde,
Vatan’ın gökyüzünü bu bulut kapladı
Sessiz, gürültüsüzce!

Bir yanı kırmızıydı, bir yanı beyaz,
Küskün bir hâli vardı bulutun,
Ama, aşkla, şefkatle bakıyordu
Vatan topraklarına!
Ağırdan - ağırdan geziyordu,
Batı’ya yönelmişti;
Belli, Doğu’dan gelmiş!
Gökte gezen bulut, gözümle gördüm!
Tıpkı, Mustafa Kemal’e benziyordu!

                                                    M. Sunullah Arısoy


Cumhuriyetin 88. yılı kutlu olsun...


24 Ekim 2011

Van için Herkes Tek Yürek!



Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız üzücü olaylar sonucunda, eli kolu bağlı hissetmenin sıkıntısını yaşayan herkesi, Van için yardıma davet ediyorum. Yine üzücü günler geçiriyoruz, fakat bu sefer elimiz kolumuz bağlı değil. Yapabileceğimiz çok şey var...

Van Depremi'ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van'a ulaştırabilirsiniz:

1. KIZILAY
2868'e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki "Türk Kızılayı" hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradan öğrenebilirsiniz.

2. AKUT
Tüm GSM operatörlerinden 2930'a göndereceğiniz AKUT yazan bir SMS ile AKUT'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Kredi kartını kullanarak internet üzerinden bağış yapmak isteyen vatandaşlarımız CardFinans ya da diğer banka kartlarını kullanarak bağışta bulunabilirler.

Havale/EFT için Banka Hesap Numaraları;
T. İş Bankası - Gayrettepe Şubesi - TR14 0006 4000 0011 0800 6666 63
Finansbank - Gayrettepe Şubesi - TR92 0011 1000 0000 0001 9576 70
Garanti Bankası - Ortaklar Cad. Şubesi - TR26 0006 2000 3570 0000 0029 30
3. BAŞBAKANLIK YARDIM KAMPANYASI
Başbakanlık tarafından Van’da yaşanan deprem nedeniyle başlatılan yardım kampanyası çerçevesinde saptanan banka hesap numaralarına buradan ulaşabilirsiniz.

4. KARGO FİRMALARI
Yurtiçi Kargo, PTT Kargo, MNG Kargo ve Aras Kargo yardım gönderilerini ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır.

5. HÜRRİYET EVLERİ
Deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve kış öncesinde evsiz kalan Van için Hürriyet Gazetesi de büyük bir seferberlik başlattı. Hürriyet, Van’da kış koşullarına dayanıklı, mutfak, banyo ve tuvaleti olan "Hürriyet Evleri" kuracak. Kızılay işbirliğinde başlatılan kampanya ile her biri 6 bin liraya kurulacak evler, evsiz kalan vatandaşlara sıcak bir yuva olacak.

Van Depremi - Hürriyet Gazetesi Bağış Hesapları
T. İş Bankası Mithatpaşa Şubesi
4228 - 0971947 / IBAN TR370006400000142280971947
T.C. Ziraat Bankası Kızılay Şubesi
Hesap No 685-2868-5189 / IBAN TR060001000685000028685189
Garanti Bankası Kızılay Şubesi
Hesap adı: Van Depremi - Hürriyet
Şube: 082 Hesap No: 6294703 / IBAN TR72 0006 2000 0820 0006 2947 03

Yapacağınız ufak bir yardım zor durumdaki bir çok insanı hayata bağlayan bir umut olacaktır. Mesajımızın ulaştığı herkesi, deprem bölgesinde yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımıza yardım etmeye davet ediyoruz.

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

19 Ekim 2011

Durum Değerlendirmesi...

Geçmiş yüzyıllarda yaşayan sorumsuz insan ırkının zevk ve sefa içinde yediği hurmalar, ne yazık ki bugün bizim dötümüzü tırmalamaktalar. Özellikle Sanayi Devrimi'nden kelli, dünyanın, atmosferin, ekosistemin içine edilmiş durumda. Tüm bu kendi çağından başka birşey düşünmeyen insan bencilliğinin bir sonucu olarak, küresel ısınma alıp başını gitmekte ve biz ekimin ortasında, kara kışta kalmışçasına, lahana gibi kat kat giyinmekteyiz. Dünya bile tavrını şaşırdı şu insanoğlu yüzünden. Bahar dediğimiz şey artık demode bir kız ismi olmaktan ibaret. Yazdan kışa, kıştan yaza girer olduk. Aman diyeyim, biz bu neslin insanları olarak, sadece kendimizi düşünerek hareket etmeyelim, yoksa gelecek nesil de bize sövecek.

Sosyal mesaj veren blogger kaygımı da giderdikten sonra, İstanbul'da geçen ilk günlerime dair bir post kaleme almak istiyorum. Bildiğiniz gibi, cuma sabahından beri İstanbul topraklarındayım ve geldiğimden beri, gerek yeni düzene, gerek değişen havalara alışmaya çalışmaktayım. Neyse ki ablamın yanındayım da, koca bir şehirde dımdızlak kalmıyorum.

Geliş amacım olan iş bulma çabam üzerinde ilk günden güzel bir adım atmış oldum. Cuma günü geldim, bavulumu yerleştirdim, iki saat kadar sonra bir görüşme ayarladım. Nazar değdirmeyin ;)) Dün öğle saatlerinde gidip ilk görüşmemi yaptım. Olumlu geçti gibiydi. Haber bekliyoruz, hadi bakalım... Bugün bir iki yere daha başvuru yaptım ve yarın öğle saatlerinde bir görüşmem daha var. Du bakali nolacak...

Adam gibi para kazanmaya başlamamdan sonrasına dair, İstanbul'la ilgili çok güzel planlarım var. Yıllar yılı bu şehre dair en çok kıskandığım şey, her hafta birbirinden güzel etkinliklerin olmasıydı. Bende artık bu şehirde olduğuma göre, para kazanmaya başlamamla, tiyatrosuydu, konseriydi, türlü türlü konudaki atölye çalışmalarıydı, her boka saldıracağım. Gezme, tozma, eğlenme kısmı da bir hayli ilgimi çekiyor açık edeyim. Ama şimdilik bütün enerjimi kariyerimi inşa etmeye harcıyorum.

Durum değiştikçe sizi haberdar ederim. Şimdilik bu kadar...

14 Ekim 2011

My Puzzle and Me...

Su anda mola yerinde cayimi yudumlamakta oldugum 23.00 İzmir-İstanbul Otobüsüne bavul hazırligi yaptigim gündüz saatlerinde, odamın ortasında yapılı halde bekleyen ve 9 metrekarelik hareket alanimi bir hayli daraltan 1000 parçalık Puzzle'ım üzerine bir iki kelam etmeden duramadım. Söz konusu puzzle, yıllar yıllar evvel alınmış olup, tarafımca iki defa yapılmaya çalışılmış, üzerinde konu-komşu, eş-dost ve arkadaşlarla birlikte çok ciddi çabalar sarfedilmiş, ama bütün bu çabalarımızı yanıtsız bırakmıştır. Ta ki, uzman ellere düşene kadar...

Son iki yıldır, odamdaki komidinin içinde bir sonraki kurbanını vakur bir edayla bekleyen puzzle'ı, geçen hafta kaptığım gibi, Bostanlı'daki uğrak mekanımız Kaffe'ye götürdüm. Kaffe'nin işletmecisi Aylin Abla ve kankamız Özge, son zamanlarda kafa kafaya verip baya bir Puzzle'ın üstesinden geldiler. Öyle ki her gidişimizde başka bir Puzzle'ı serili görüyorduk. Bende benim inatçı Puzzle'a karşı koysa koysa bu ikili koyar diyerek, bizim canavarı teslim ettim.

Aklımda, ara sıra giderim, bir iki parça koyarım, çorbada tuzum bulunur gibi bir düşünce vardı. Fakat geçen pazar bir gittim ki ne göreyim, Puzzle bitmiş! Hemde 4 saatte. Sanirim bitirene kadar başından kalkmamışlar. Yorgun savascilardan "Baya bir zor oldu" demelerini beklerken, "Gayet keyifliydi, supper eglendik" gibi laflar duydum. ;)) Demek ki sorun bendeymis.

Daha sonra da Puzzle'imin basina gectim tekrar. O eski vakur halinden eser kalmamis, orumcek agina takilan yaban arisina donmustu. Karsisinda durup ustten ustten baktim. Adamlarina emir verip, dusmaninin topuklarina sıktırmıs bir mafya babasi gibi triplere girdim. "Allah'in sopasi yok Puzzle efendi" demek istedim, ama etraftakiler daha fazla anormal oldugumu anlamasin diye sustum. Simdi de terkedilmis odamin icinde, cercevelenmeyi bekliyo. Daha cok bekler it. O beni surundurdu, bende onu surundurecem...

İste karsinizda son hali...



Aylin Abla'yla Özge'ye de tesekkurler ;))

13 Ekim 2011

Tek Yön!



- Istanbul'a bir bilet rica edecektim.
- Gidiş-Dönüş mü?
- Sadece gidiş...

Wayy be... Sen kalk, bu yaşına kadar onlarca filmde aynı klişeyi görüp dalga geç, sonra da aynısını yap. Her ne kadar bileti gişe memurundan değil, internetten alsanda, filmlerdeki ezik yolcu karakterler gibi, mahsun mahsun, feleğin sillesini yemiş misali, biçare şekillere gir... Ama bi hoşlanmadım da değil hani. Daha önce hiç dönüşü belli olmaksızın gittiğim olmamıştı. I was born in İzmir, I grew up in İzmir, and I'm still living in İzmir. Yetti lan...

Anladığınız gibi, bu çocuk kaçar. İzmir'i şimdilik terkediyorum, çünkü kariyer anlamında hedeflerimi gerçekleştirmeme yardımcı olacak adam gibi bir reklam ajansı bulabilmiş değilim. Microsoft bile, lise mezunu dahi olmayan yüzlerce yazılımcıyı bünyesinde çalıştırıyor; ama gel gör ki bizim kurumsal firmalarımız, sırf Güzel Sanatlar Mezunu değilim diye, benim Cv'me trene bakar gibi bakmakla yetiniyor. Bende komşudan duydum ki, İstanbul'un taşı toprağı altınmış, e bari bir de gidip ben yiyeyim bu şehrin kaymağını dedim. ;))

Bu kararıma ve İstanbul'a dair aklıma, daha başka bir sürü klişeler dizisi geliyor. Haydarpaşa'dan Şehr-i İstanbul'a girerim. Elimde iple bağlanmış tahta bavulum. Boğaza karşı durup, sessiz ve derinden bir seyre dalarım. Emin adımlarla denize doğru yaklaşıp ellerimi iki yana açarım. Yeditepenin şehrine, o en klişe sözler olan, "Ey İstanbul, sen mi büyüksün, ben mi?"yi de haykırdıktan sonra, artık İstanbul'lu olurum herhalde. Unkapanı hala eski şatafatına sahip olsaydı bir arabesk kasetim bile olabilirdi...

Tabii ki kazın ayağı böyle değil millet. Bir süre iş arayışıma orda devam etmek için İstanbul'a ablamın yanına gidiyorum ve aklıma yatan bir yer bulmam halinde de kalmayı düşünüyorum. Dolayısıyla öyle bi taşınma moduna girmiyorum. Şimdilik sadece dönüş tarihim belli değil. Zaten ben dahil, pek kimse gidişimi sallamıyor. Ne bekliyorsam artık, Karşıyaka'dan Konak'a "Hoşçakal Yiğit" afişi mi... ;))  Ha bak, hakkımda hayır dualarınız fena olmazdı. Üstüne bir de harçlık vermek isterseniz hesap numaramı gönderiyim. ;))

Velhasıl ilişkimiz şimdilik küçük bir boşluğu hakediyor İzmir. Sana 23 yıl verdim, e artık gözün doysun be yawrum. İşlerim iyi gitmezse, görüşeceğimiz gün yakındır. Ama olurda iyi giderse, bir klişe daha patlatıp, İstanbul'a küsüp, İzmir'e yerleşen yardımcı oyuncu kıvamına gelene dek hoşçakal...

8 Ekim 2011

Lüzumsuz İşler Haftası...

Ve o gun geldi... Sonunda, Blogger'in iphone app'i sayesinde, evimin konforunda, bilgisayarin karsisinda cayimi yudumlayarak degil, kizgin bir gunun ortasinda, kafami metro camina yaslamis giderken de bloguma duygularimi aktarabiliyorum. Mobil bir psikolog tasimak gibi bisey bu.

***

Psikolog demisken bugunlerde kafam baya luzumsuz islerle mesgul. Ozellikle bu haftanın, belirli günler ve haftalar takvimine luzumsuz isler haftası olarak kazınmasını talep ediyorum. Hafta basindan beri askerligimi bi tecil ettiremedim. Pazartesi hala daha o isle ugrasıyor olucam. Daha onceki yazilarimdan okumus oldugunuz Metris'le olan carpik iliskimi zor bela sonlandirdim. Son bir alacak isi icinde kavga ettim ve bu defter kapandi. Ama butun bu luzumsuz islerden daha öte, sıkıntılı bir is munasebeti icinde oldugum, munasebetsiz bir insanla, munasebetsiz bir para mevzusu uzerine, gayet munasip bir tartisma icine girerek hakkimi savunmak zorunda kaldim. Gerekli bir savasti... Sonuc: Hakkım olani aldim.

***

Bu haftanin uzucu bir diger olayi, Steve Jobs'in ölümüydü. Hastaligini bilen, bilincli bir hasta olarak hareket eden ve olumden korkmadigini dusundugum bir insan olmasina ragmen, dunyanin kaybettigi deger o kadar buyuk ki, insan uzulmeden edemiyor. Ozellikle bizim gibi Apple urunlerini seven bir ailede, Jobs icin bol bol rahmet okunduguna emin olabilirsiniz. Belki de ablam, gullu kitabi acip yasin bile okumustur.

***

Su dönemlerde itiraf etmeliyim ki bir yön-eylem sorunum var. Gecirdiğimiz yaz, benim icin pek de beklediğim gibi gelişmedi. Kesinlikle kötü bir yaz değildi, aksine dinlenme, gezme tozma babinda baya bir keyif vericiydi. Demek istediğim planlamasini yaptigim ve kesinlestirdiğim bazı seyler vardı, ama sen ne kadar kesinlestirirsen kesinlestir, her seye burnunu sokan su "dış etkenler" yine gelip benim yaz planlarima da burnunu soktu. Bu nedenle, kendimi hic hazırlamadığım mezuniyet sonrası psikolojisine de bir anda daldım.

***

Hayata dair, oncelikli olarak ne yapmam gerektiğine karar veremiyorum. Piramidin tepesinde ben varım. Bir alt basamakta, İs, Hayaller, Askerlik var. Fakat bununla da bitmiyor. İs kısmı kendi içinde de alt basliklara ayriliyor: Grafik Tasarim, Kamu Yonetimi... Yaz basinda kafamda gayet net bir sekilde Grafik Tasarım olan bu tercih, Metris'in beni allak bullak etmesi ve sonrasında gelen piyasa durgunlugu nedeniyle biraz şaibe kazandi. Ve ben lisans egitimimle ilgili olan meslek dallarina da basvurmaya basladim. Hatta gecen gun KPSS, İdari Hakimlik Sinavlari vs. arastirdim. Hayaller sekmesini hic sormayin, o kadar karisik ki ben bile cozemiyorum. Askerlik ise bu tercihlerin arasında cikar yol bulamayip "Beni issiz bir adaya terkedin" deme seklim.

***

Yine de dun, az cok bir karara varabildim. Daha soylemek icin erken, cünkü hala daha tartip düsünüyorum. Ama karar verdigimde bunu duyacaksiniz. Umarim bu sürec kisa sürer.

Simdilik bu kadar.

29 Eylül 2011

Mezuniyetten sonra...

Yeni eğitim sezonu başlamış, koca bir yaz tatilinden sonra uzaktaki arkadaşlar şehre gelmiştir. Yeni mezun bir öğrenci olarak uzun zamandan sonra ilk defa, arkadaş ziyareti için okula gidilir. Yollarda ölüp geberilir ve bunca yıl nasıl bu kadar yolun tepildiği merak edilir. Kampüse varıldığı anda bir yabancılık hissi gelip seni bulur. Bütün simalar değişmiştir. Öğrenci popülasyonu 3 katına artmış gibidir. Sherwood'dan geçerken öğrenci klüplerinin ardı arkasına açtığı standlara hiç olmadığı kadar yoğun bir talep vardır. İktisat Oyuncuları standında bir iki çene çalınır. Üniversite hayatının ilk günleri akla gelir. Her attığın adımda başka bir öğrenci senin eline klüp broşürünü tutuşturur. "Ben öğrenci değilim" demeye dilin varmaz. Hızlı hızlı o kalabalığın arasından sıyrıldıktan sonra dönüp bir kez daha kampüsün en işlek bölümüne bakılır. O kadar güzel bi ahenk vardır ki durur bir fotoğraf çekersin. Hızlı adımlarla ilerlenir. Kırmızı Cafe'ye varılır. Artık öğrenciler kafenin dışına taşmıştır. Okulun ilk haftaları uğruna, kendini gösterme çabası içersinde, olabildiğince cix giyimli kızlar ve erkekler sarmıştır dört bir yanı. Gözler arkadaşları arar. Cafe'nin en uç masasında görülür. Uygun adım ilerlenir. Kollar açılır, 32 diş görünür ve ağızdan çıkan "Heyyyt" nidasıyla teletabiler gibi sıkı sıkı sarılınır. Oturduğun yerden, omuz sıkmalarla, dize vurmalarla sevgi gösterileri alır başını gider. Havadan sudan muhabbetin ilerlediği ilk 10 dakikada, sağda solda, görmek istediğin ya da istemediğin bir sürü kişiyi görürsün. Yetmezmiş gibi mezuniyet sonrasına dair sorular alır başını gider. O da yetmezmiş gibi kampüs'ten çıkarsın. Arabaya atlanıp arkadaşının kaldığı öğrenci yurduna gidilir. Deniz kenarına kurulu, mükemmel bir günbatımı manzarası olan yurdun önündeki bahçede bir süre oturulur. Hiç yaşamadığın yurt hayatına özenilir. Artık bitmiş olan, geri gelmeyecek olan öğrenciliğini ne kadar layığıyla yaşadığını düşünürsün. Cevap vermezsin kendine. Ama uzun bir otobüs yolculuğuyla, eve dönüş esnasında düşünüp durursun sorunun cevabını. Sonrasında mütevazı bir tebessümle "Ehh işte" der geçersin. Eve gediğinde canın sıkılmıştır. Bilgisayarı açarsın. Bir iki maillere bakarsın. Derken internet kesilir. Zaten gün boyu dolup dolup boşalmış olan duygu yoğunluğunun patlaması için gerekli bahane de eline verilir. Gözün seğirirken, bir yandan da modeme reset atarsın. Durum değişmez. Sinirlenirsin. Bilgisayarı kapatırsın. Işığı kapatırsın. Kapkaranlık odada kalırsın. Ama neye kızdığını, neye sinirlendiğini bilemezsin. Yatağa girer, gözünü kapatır, içinden her şeye söversin. Biri iki lanet okursun, bir iki gözüne toz kaçar. Sonra uyku yardımına koşar. Uyur kalırsın.

Sabah kalkarsın, berbat durumdasındır. Bir şeyler yersin. Bir şeyler okursun. Derken dün gece aklına gelir. Klasik mezuniyet sonrası psikolojisini yaşarken tek başına olmadığını düşünürsün. Sen ve senin gibi bir sürü insan olduğunu hatırlarsın. Arkadaşlarının da aynı sıkıntıları yaşayabileceğini düşünerek, yaralarına merhem olmak adına bu yazıyı karalarsın. Sonra da kalkar sınıfınızın facebook sayfasında paylaşırsın. Bu duygu yoğunluğu da gelir geçer...

Esen kalın  ;)

Not: Bu güzel arabayı Oğuz, Nur ve Ben kampüsün otoparkında gördük. Ve bu arabayı istiyoruz...


27 Eylül 2011

"Inventing a job is better than finding a job..."

Hello Everybody.

Şu an o kadar keyifli bir şarkı dinliyorum ki, bunu sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Karşınızda Gnarls Barkley'den Gone Dady Gone... Bir yandan dinleyin bir yandan okuyun.

Yakın zamanda, iş aradığımdan ve bu arayışın pek de mutlu gitmediğinden bahsetmiştim. Hala daha durumda bir değişme yok. Ama bugünlerde ruh halimi ayağa kaldıran çılgın bir iş projesi var kafamda. Tabii ki o projeyi buradan paylaşacak değilim, ama dünyanın güzellikleri benim lehime hizmet eder de, bu fikri hayata geçirebilirsem, emin olun ilk siz duyacaksınız.

Baktım ki hayatta olmak istediğim yerde değilim, son zamanlarda borç-alacak tablosu gibi sürekli değişen hayat felsefemi tekrar bi değiştireyim dedim. Yeni felsefem, Harvard'lı mezunların sloganı olan, "Inventing a job is better than finding a job". Türkçe meali, "Bir iş yaratmak, bir iş bulmaktan daha iyidir". Bu sloganı çok tuttum. Daha önce hiç hissetmediğim bir yıkıcılık hissettirdi bana. Öyle ki, sanki yer, zaman, mekan kavramları ortadan kalkıyor ve ben kendimi matrix'in o bembeyaz ortamında buluyorum. Kafamdaki çılgın projeyi hayata geçirmem için ihtiyacım olan her ne ise, ensemdeki jag girişinden zerk edilmişçesine sahip olduğumu hissediyorum. Bu gazla gidersem, mermeri delmem an meselesi...

Fakat şimdilik günlerim 9 metrekarelik odamda geçmeye devam ediyor. Bende kaçınılmaz olan bu bekleyişin askerliğini yapıyorum. Neyse, bu süreç içinde de hayırlı bir iş becerdim. İstanbul'da ikamet eden ablamın kısa bir süre kullanıp, tam da güzel giderken terk eylediği blogu Lifelong'u tekrar hayata geçirmesini sağladım. Güzel bir tasarım yaptık ve tekrardan yayın hayatına sunduk. Buyrun burdan bakın: Lifelong

Tekrar görüşene değin, şimdilik bu kadar.

26 Eylül 2011

Yol Filmleri...


Tanıyanlar bilir... Bu hayatta en severek yaptığım eylem, hiç kuşkusuz film izlemek. Bacak kadar boyum varken bile, sinemayı takip eder, vizyonda ne var ne yok, hangi filmin konusu ne çok iyi bilirdim. Ee küçüklüğümden beri o kadar film izleyince, hayalimdeki mesleğin  astronotluk olması beklenemezdi zaten. Ama artık anladım ki, evrenin, benim oyuncu olmam gibi bir planı yokmuş :) Belki de bu düzeni değiştirmemeliyim. Sanırım adam gibi durup, iyi bir seyirci olmaya devam etmeliyim. Neyse konumuza dönelim...

Bu hayatta yapmayı sevdiğim şeylerden bir diğeri de yolculuk yapmaktır. "Yolculuk" lafını duymak bile hoşuma gider. Kelimenin kendisinde bilinmezliğe giden bişey var ve tehlikeli de sanki... Velhasıl kelam, bu iki zevki buluşturan, birbiri içinde eriten, son dönemlerde benim için bambaşka bir keyif kaynağı haline gelen şeyle ilgili ufak bir post hazırlamak istedim: Yol Filmleri…

Bahsettiğim gibi son günlerde çok fazla yolculuk filmi izler oldum. Özellikle, sırt çantası, motosiklet ve anı defteri gibi öğeleri barındıranlar insanı fazlasıyla cezp ediyor. Nitekim, bu filmlerle, maceraperest ruhlara duyduğum kıskançlık da iki kat arttı. Bir gezgin’in dünyayı tanımak, dünyayı tanırken kendini bulmak arzusunun beni bu denli çekmesine çok şaşırmıyorum.

Bunun sebeplerine gelirsek, 23 yıllık hayatım boyunca, doğduğum semtte yaşıyor olmam, her zaman macera ruhlu bir insan olmama rağmen, aile bireylerinin sarıp sarmalamaları arasında riske girmeden büyümem olabilir mi? Tabii ki olabilir.

20’li yaşlara adım attıktan sonra fark ettim ki, birey olmak ve dış dünyaya karşı tek başına ayakta durabilmek, başarılı bir hayat sürmenin en önemli kıstası. Bu güce erişebilmek ise, tam da içinde bulunduğum yaşlarda, hayatı ne kadar güzel yaşadığınızla ve kendinizi ne kadar keşfettiğinizle alakalı. Tüm bu süreçleri geçirmemi, birey olmamı, güçlü olmamı, kendimi keşfetmemi en kısa yoldan sağlayacak olan nedir diye sorduğumda ise, aklıma ilk seyahat etmek geliyor.

İşte bu yüzden, artık, yaşam alanımın sınırlarını yeniden düzenlemek istiyorum. Bu yazın başından beri, artık izlemekle kalmayıp, bir backpacker olarak kendi yolculuğuma çıkmayı ciddi ciddi düşünüyorum. Yanlız kalmak istiyorum. Sağımdaki solumdaki insanların sarıp sarmalamaları olmadan, bir miktar sefil hayat yaşamak istiyorum. Evimden uzakta, rahat koltuklar ve televizyonla, yine evimin konforuna ulaşmak değil, yeri geldiğinde kilometrelerce yürümek, ama her adımıma anlam yüklemek istiyorum. Gideceğim yer hiç önemli değil, çünkü önem verdiğim seyahat kavramının ta kendisi. Elbette daha sonra, rotamı belirleyip dümeni kıracağım zamanlar olacaktır; ama içinde olduğum şu yaşlarda, rüzgarın estiği tarafa savrulma özgürlüğünü, kısıtlı bir süre için de olsa, yaşamak istiyorum.

Ama galiba öncesinde biraz daha gaza gelmem gerekiyor. Şimdi siz de, böylesi bir serüvene girme potansiyelini kendinizde görüyorsanız, size vereceğim şu filmlere bir göz atın. Hepsi de türünün güzel örnekleridir ve ruhta serüven arzusu yaratmaktadır. Ayrıca birbirinden güzel Gezi Blogları da var. Bilginize sunarım...

En sevdiklerimden biri...

En gaza getirenlerden biri...


Eh güzel içeriklilerden biri...


En kolay izlenenlerden biri...

Diğerlerinden farklı...

Norah Jones yeter...

Sıkıntılı yolculukları içeriyor, sonunda umuda eriyor...

Bu film "Eat" kısmında terkedilme tehlikesi taşıyor.


Bu beni çok beter etti, çok.
 İzlemesi sabır istiyor, unutması kolay olmuyor... 

Çok ateşli...

Not: Hemen söyleyeyim bu bir sıralama değildir. Son günlerde izlenen ve aklıma gelen filmler paylaşılmıştır. Sonra çıkıp "Eee, sen yol filmi diyon, .........'yı yazmıyon" demeyin...
               

15 Eylül 2011

İş Halleri ve İs-Hal...

Evrendeki güçlerin, benim üzerimden yaptıkları bazı espriler, bazen en kötü espri anlayışının bile sınırlarını zorluyor. Şu anda, bir yandan koca bir cips paketini elime almış, diğer yandan da "Bleeding Love" şarkısına eşlik ederek bu yazıyı hazırlıyorum. Neden böyle regl olmuş hatun tribindeyim bilmiyorum ama, sanırım bir haftadır kariyer.net'in morluğunu görmenin verdiği bıkkınlık, son 4 gündür geçirdiğim hafif rahatsızlık ve bugün dışa dökmek için yanıp tutuştuğum, ama dökemeyince içimde patlayan öfke nöbetinin sönmemiş lavları nedeniyle bu halde olabilirim.

Sanırım hepsini teker teker ele alırsak daha iyi olacak.

***

Öncelikle geçen Mart ayında, Türkiye'de önemli bir yere sahip firmalardan birinde iş görüşmesi yapmıştım. İsim vermeyeyim, firma'nın ismi "Metris" olsun. Bu yaz Amerika'da bulunmayı planladığım için, öncesinde part time çalışıp para biriktirmeme yardımcı olacağını düşünerek, Metris'in grafik departmanına, part time olarak başvurdum. Gelin görün ki Metris, beni çok beğendiğini, portfolyomu çok beğendiğini, benimle part time değil, full time çalışmak istediklerini söyledi. Bunun için de bir an önce okulumu bitirmemi ve Amerika planımdan vazgeçip onlarla çalışmamı istedi. Bende "Heee babayı alırsın, babayı" dedim. Ama bir insanı nasıl ikna edeceğini iyi bilen Metris, laf arasında, hiç çaktırmadan, "Aylık 2500 TL" gibi bir sözcük öbeğini bilinçaltıma yerleştirdi. Yine de uzun zamandır planını yaptığım Amerika yolculuğuma zarar vermek istemediğimden reddettim.

Bu görüşmenin üzerinden belli bir süre geçti ve Amerika'nın ekonomik krize doğru sürüklendiğine dair haberler yayınlanmaya başladı. İşin garip yanı bir yandan da dolar yükseliyordu. Amerika'da çalışacağım iş ise henüz netleşmemişti ve ben vize için çok geç kalmıştım. Bu olumsuzlukların alternatifi, aylık 2500 TL olunca, 180'le U dönüşüne girip doğruca Metris'in yolunu tuttum.

Velhasıl kelam anlaştık. Mezun olana kadar freelance çalışacağıma, mezuniyetten sonra tam zamanlıya geçeceğime, bir an önce mezun olmazsam kulaklarımın çekileceğine (aman aman), Amerika seyahatimden vazgeçeceğime karar verdik...

Vermez olaydık!

***

Bayramdan iki hafta kadar önce, Metris'de görüştüğüm işverenimi aradım. Kendisine mezun olduğumu haber vermek için 2 aydır ulaşmaya çalıştığımı, inatla bana niye dönüş yapmadıklarını sordum. İşçi / İşveren diyaloğunda olması gereken, ezik çalışan / güçlü patron dengesini sağlamakta zorlandım ve biraz hesap sorarcasına konuştum. Karşılığında Metris'in yeni bir oluşum içinde olduğu, benim de bu oluşumun içinde olacağımı, her şey netleşince bana dönüş yapılacağı söylendi. Bunun tarihi ise bayram sonrası olacaktı.

***

Bunca zamandan sonra, Metris'in sözüne güvenemeyeceğimi anlayıp, Bayram sonrasında ufaktan iş arayışına giriştim. Hemen hepsine internetten başvurduğum, 30 küsür grafiker ilanından sonra herhangi bir dönüş alamayınca, korktuğum başıma geldi. En olmadık iş pozisyonları gözüme cazip görünmeye başladı. çünkü yaz boyunca gezip tozmamı, kafamı dağıtmamı sağlayan tatil bitmişti ve ben evde durmaktan sıkılmıştım. Bu nedenle okuduğum alandan ya da iş tecrübemin olduğu alanlardan çok farklı pozisyonlara bile başvurdum. Çünkü artık kararımı vermiştim. Bu son hezimet bana ders olmuştu ve artık "Aklımı değil, Kalbimi dinleyecek"tim.

Dinlemez olaydım...

***

İç organlarım saldırı öncesinde toplantı halindelerdi. Kalp Takımı (Heart Team: Kalp, Akciğer, Karaciğer, Dalak ve Pankreas) bir araya gelmiş göğüs kafesimde, zaferlerini kutluyorlardı. İç Organları Genel Yönetim Rejimi değişmişti. YK kod adlı kullanıcı, genel yönetimi Beyin'den almış Kalp'e vermişti. Artık iktidarda Beyin değil Kalp vardı. Alyuvarlar sokaklarda sevinç çığlıkları atıyor, eğlence kan olmuş damarlarımda akıyordu.

Beyin Takımı (Brain Team: Beyin, Mide, İnce Bağırsak, Kalın Bağırsak, Böbrekler ve Testisler) ise, kafatasım içinde oturmuş bir yandan kederle içiyor bir yandan da ateşli ateşli suikast planı hazırlıyordu. Bir anda retinalarımdan ekrana gelen Ana Haber bülteniyle ekrana kitlendiler. Kalp, balkona çıkmış, alyuvarlara zafer konuşması yapıyordu. Hiddetle Tv'yi kapattı Beyin. Dönüp takımına konuştu:

- Suikast planlarımızı gözden geçirelim. Bu yönetimi kabul etmiyoruz, iktidarı ele geçirmemizin tek yolu zor kullanmak.

İnce Bağırsak çekinerek söz aldı.

- Ama patron, YK başarılı hükümetimizi devirdi. Nasıl karşı koyabiliriz ki?
- Zorla. Kaleyi içten fethederek. Görevi ihmal ederek. YK'ya acı çektirerek.

Sırayla fikirler ürettiler.

- Beyni sulandıralım.
- Olur olmadık testesteron salgılayalım.
- Dışardan mafyayla anlaşalım böbrekleri çalsınlar.
- Duyu organı ayarlarıyla oynayalım.

Derken Beyin söze girdi:

- YK'nın zayıf noktasını biliyorum. Bana Omurilik Soğanını bağlayın! Sen ince bağırsak, günde üç kat hızlı çalışacaksın. Sen Mide, görevini durduracak, hazmetmekte zorlanacaksın. Sen Kalın Bağırsak, katıya değil sıvıya programla.

Beyin takımının tüm üyeleri, inanmayan gözlerle ve heyecanla sordular: Yani, yani demek istediğin?..

Beyin cevap verdi:

- EVETTT...  GÖREVİMİZ:İSHAL... HAHHHAHAHAAAAAA!!!!!

***

Son 5 gündür evden dışarı çıkamıyorum. Her 20 dakikada bir tualete gitme ihtiyacı... Sinirim öyle oynadı ki sormayın. Hastalanınca insanın içinden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Ben de kendimi filmlere verdim. Ortalama olarak günde 3 tane film izliyorum. Son iki gündür izlediğim filmlerdeki karakterlerse, hep duygularıyla hareket eden, böyle uzun uzun devam eden ama bi yamukluğu olan ilişkileri inatla sürdüren, riske kolay giremeyen karakterler oldu. Biri bağlanmaktan korkan bir aşık, diğeri rehabilitasyona yatırılmış bir alkolik, diğeri etrafındaki insanlardan nefret eden ama arkadaşsız kalmak istemediği için katlanan biri falan filan... En sonunda tabii ki hepsinin kafasına bi anda bişey dank ediyor ve doğru yolu bulup mutlu oluyolar. Aman ne güzelll...

Derken benim de kafama dank etti. Ben de onlardan biriydim. İçinde olduğum hastalıklı bir ilişkiyi sınav haline getirmiştim. Bu duygularımı bir kenara bırakıp mantığımı kullanmalıydım. Bende kendi hastalıklı ilişkimi sonlandırmalıydım. Metris'le olan ilişkimi...

***

Sabah kalkar kalkmaz Metris'i aradım. Son haftalarda olduğu gibi yine işverenime ulaşamadım. Çelimsizce yapılan birkaç aramadan sonra, iş yerinden tanıdığım başka bir insanla kendisine not bıraktım. Öğleden sonra telefonuma dönüş olmayınca bu sefer sekreterine mesaj bıraktım. Sabahtan akşama kadar, "Artık sizinle çalışmayı ben istemiyorum" demek için aradım durdum, ama bunun için bile adama ulaşamadım. Bi Münir Özkul'u bile oynattırmadılar bana. Kaldı ki ben, bu herif beni işe alacak diye bekliyorum. S.ktir çektim içimden. Daha da aramam sormam dedim. Her şeyi bir maile döküp, Metris'te tanıdığım herkesin mailine göndermeye karar verdim. Ama maili yazmadan önce bunca atraksiyonu bloguma yazayım da bir kendime geleyim dedim.

Böyle işte sevgili takipçilerim, bir tarafa giren şemsiye açılmazmış. Bunu da bir hayat tecrübesi olarak kabul edip haneye yazdık. Bakalım bundan sonra neler görücez. Neyseki ufaktan iyileşmeye de başladım. Yarına daha büyük umutla bakıyorum artık ;))

Kendinize iyi bakın.

***

YK kod adlı kullanıcı sessizce yazısını bitirirken, Beyin Takımı (Brain Team: Beyin, Mide, İnce Bağırsak, Kalın Bağırsak, Böbrekler ve Testisler), kafatası içindeki toplantı odasından çığlık çığlığa haykırdı:

- Yine kazandık!

1 Eylül 2011

Çiko'nun Mutfakı: Rosso Mojito!

Sevgili takipçilerim, blogumu izleme zahmetine giren benim dışımdaki 7 izleyici, Escape from the Cage Facebook sayfasını beğenen değerli 25 üye ve hiçbir yerden kendini göstermeyip de gizliden gizliye blogumu kurcalayan, istatistiklerimde ortaya çıkan, 3 kıtaya yayılmış yüzlerce kişi... Öncelikle hepinize bu güzel bayramın son gününde, şapur şupur bir küçük çocuk öpücüğü konduruyorum ;))) Sonrasında da sizinle güzel bir haberi paylaşıyorum.

Her seferinde size, pire kadar olaylara deve kadar anlam yükleyip bir torba yazı yazacak değilim ya ;) Bu seferki yazım sizi oldukça mutlu edecek bir şey. Bu yazı, Escape from the Cage'de yeni bir devrin başladığı an. Artık sizlere "Çikonun Mutfakı" etiketiyle, kendi uydurduğum ya da sağdan soldan görüp evde denediğim güzel yemeklerin, efendime söyleyeyim, tatlıların, çay, kahve, kokteyl vs'lerin tariflerini paylaşacağım bir yazı dizisi sunuyorum... Şaşırdınız değil mi? Evet, işin aslı, ben çok güzel makarna yaparım. Bu da güzel yemek yapabilme potansiyelim olduğunu gösterir. O halde bu potansiyeli açığa çıkartmanın zamanı gelmiştir arkadaşlar. Tabii ki bu sıcak yaz gününde farklı bir denemem de oldu. Ve sizi temin ederim ki bu deneme, sizin çok hoşunuza gidecek. Takdim ediyorum: Rosso Mojito...

Evet "Çiko'nun Mutfakı"nda ilk paylaşacağım tarif Rosso Mojito. Artık herkeşler küçük çaplı bir barmen, bir barmaid, bir kokteyl erbabı olabilecek inşallah. Tarife başlamadan önce, Mojito'yu çok sevdiğimi söyleyeyim. Martini Rosso ise en büyük favorilerimden biridir. Dolayısıyla Rosso Mojito artık benim için oldukça önemli bir yerde...

O halde ufaktan tarife geçiyorum.

Öncelikle malzemeler:

       * 6 cl (yarım çay bardağı) Martini Rosso
       * 1 adet Limon Aromalı Efes Fıçı Bira
       * 1 adet Lime (Yeşil Limon)
       * 1 avuç içi kadar Taze Nane Yaprağı
       * 1 tatlı kaşığı Esmer Şeker
       * 1 su bardağı Kırık Buz
       * 1 adet Kalın Pipet

Yapılışı:

       1- Bir adet Lime'ı boylamasına dörde bölüyoruz. Daha sonra iki çeyrek dilimi alıp, her birini enlemesine üç eşit parçaya dilimliyoruz. Dilimlediğimiz Lime'ları büyükçe bir bardağa (33 cl'lik) atıp sert bir cisimle, çok bastırmadan eziyoruz. Amaç lime'ların suyunu salması, fakat acısını salmaması. O yüzden çok fazla güç uygulamamak gerekiyor.


       2- Bir avuç Taze Nane Yaprağını avucumuza alıyoruz. İki defa nanelerin üzerine tokat hızında vuruyoruz. Burada amaç, nanelerin esansını salmasını sağlamaktır. Vurduğumuz naneleri bardağa atıyoruz. (Tokatın şiddeti hakkında endişeleri olanlar için kaynak: Sevda Demirel...)


       3- Bir tatlı kaşığı esmer şekeri bardağa ekliyoruz.


       4- Vee Mojito'ya can veren mucize bir vermut olan Martini Rosso'yu (6 cl) bardağa ekliyoruz ve karıştırmaya başlıyoruz.


       5- Güzelce karıştırdığımızdan emin olduğumuzda, kırık buzlarımızı, bardağımızın tam ağzına gelecek kadar dolduruyoruz.

       6- Vee, dışarda içtiğiniz Mojito'larda bulamadığınız lezzeti verecek bir diğer malzememiz olan Limon Aromalı Efes Fıçı Birayı, buzlarımızın üzerinden, bardağı tamamlayacak kadar dolduruyoruz...


       7- İyice bir karıştırdıktan sonra, geride kalan çeyrek lime'lardan birini bardağın üzerine koyuyoruz. Kalan bir iki nane yaprağıyla içkimizi süsleyip, pipetimizi de koyduktan sonra, içkimiz yudumlanmaya hazır oluyor.

Afiyet olsun efendim.


Not 1: Eğer isterseniz, Martini Rosso yerine, aynı ölçüde Bacardi koyarak normal Mojito yapabilirsiniz. Ya da bira yerine soda kullanabilirsiniz. Hatta ve hatta, evinizde Martini Rosso veya Bacardi yoksa, 3. adımdan sonra sadece buz ve elma suyu kullanarak da, Mojito'ya çok benzer bir tat elde edebilirsiniz.

Not2 : Bugün gördüğüm kadarıyla Blogger'da da yenilik var. Yeni arayüzü çok beğendim, hepimize hayırlı olsun. Twitter, Facebook gibi, öncesini aratan web arayüzlerinin yerine daha sade ve kolay bir arayüz tasarladıkları için tasarımcılarına teşekkürü bir borç bilirim... ;))

23 Ağustos 2011

Yiğit Keskin was here! (Özdere)



Günübirlikçilik diye bir kavram var bizim evde. Yıllar yılı, yaz tatillerimizin en heyecan verici anları Pazar sabahından çıkıp Foça minibüsleriyle plaja gitmek olmuştu. İçimizde mayolar, sırtımızda çantalarla günübirlik tatiller yaptık durduk. İnatla da bir yazlık sahibi olamadık. O yüzden günübirlikçilik kavramı bizim aile için bir çeşit hayat felsefesine dönüşte. (Backpacker misali...)

Maceraperest kamp hayatını tatmayalı da uzun zaman oldu. Aklımda olan iki çadır maceramızdan biri, Foça'daki bol rüzgarlı, eski bir rum köyü yakınlarındaki İmbat koyu, diğeriyse Şakran'dı. En son kamp yaptığımızda daha sekiz yaşındaydım. E tabii böyle olunca, uzuuuuun yıllardır tüm ailenin bir arada olduğu, başbaşa adam gibi bi tatil yaptığımız yoktu. Ailenin fişekleyici gücü ablam, bu tatil planını ortaya atmasaydı belki daha da olmayacaktı ama oldu, iyi oldu.

Şahsen benim, bir hafta aralıksız, sıcak derdi olmadan, bilgisayar olmadan, toz toprak, şehir gürültüsü, çocuk zırıltısı, sinek vızıltısı olmadan dinlenmeye ihtiyacım varmış. Tatil yeri olarak Özdere'yi seçmemizde ayrı bir güzellik oldu. Dalga sesiyle uyanmak, açılmak için iskeleden suya atlamak, soğuk bir su beklerken, girdiğin gibi seni kucaklayan temiz bir denize kavuşmak, 50 kulaç atıp kendine gelmek ve sonrasında, balkondan denizi izleyerek kahvaltı yapmak... Aghhghhhhh ulan, niye biter tatiller?..

Ama açık söyleyeyim, metropol hayatı da özleniyor be yaw. Bir haftadan sonra, fazla oksijen iyi gelmiyor insana. Bünye alışık değil, kafası güzel gibi dolaştırıyor meret. Hem tatildeyken, hayatımı, yakın geleceğimi bi planlama fırsatı buldum. Yeni mezun bireyin yapabileceği hamleleri ve bu güne kadar benim yaptıklarımı şöyle bir ölçüp tarttım. Eywallah, okul da bitti, beni bağlayan bir şey yok diyerek tembelliği göğüsledim ama, durmam gereken yeri de bildim, kendimi kutluyorum. Bütün bu planlamalar da sanırım bana şehir hayatını özletti...

Artık yaz tatilinin sonuna yaklaştığımız şu haftalarda, inşallah kendimize gelmek için yeterli fırsatı bulabiliriz. Eylül dendi mi, birçok sektörde yeni sezon başlamış oluyor. Herhalde koskoca yazdan sonra, Eylül'ü de çekilir kılan bu. Bu seferki hepimiz için bomba gibi olsun...



13 Ağustos 2011

Son günlere dair, Blogger'a mektup...

Dear blogger,

Su anda, bostanli otobus duragindayim. Az once saf gibi kacirdigim 820'nin ardindan bakmaktan bikmis bir halde, iphone'umun silgi boyutundaki klavyesinden sana bu duygu yuklu maili atiyorum. (Turkce karakter sorununu umarim umursamazsin.)

Son bir iki gundur garip bir ruh halindeyim.
-Aylardir iletisim halinde oldugum ve mezuniyetten sonra bunyesinde calismaya baslayacagima inandirildigim firma, bana 25 gundur donus yapmadi. Sanirim artik umudu kesmeliyim.
-Ise girdikten sonra yapmak icin yanip tutustugum bir dolu aktivite ve tatil organizasyonu da simdilik suya dusmus bulunmakta.
-Butun parami yiyip bitirdigim icin, bankamatigi her atm'ye sokusumda 12.95'lik bakiye bana goz kirpmakta ve ben 1 yıldır maddi ozgurluğumun tadına varmisken, simdi yine ebeveynlerimden harclik alma durumuna dusmekteyim....
-Ustune ustluk, o hep icimde duydugum birseyler yapma istegi bugunlerde cok baskin. Bir de o yapmak istedigimin ne oldugunu bulabilsem...

Kisisel gelisim kitaplarinda, kotu donemlerinizi kagida dokmeyin diyorlar. Blog oldugun icin, bu kisitlamadan yirttigimizi dusunuyorum.

***

Dear blogger,

Bu mektubu normal klavye başında yazmaktan büyük mutluluk duyuyorum... Geçen gün Julia&Julia adlı bir film izledim. Meryl Streep ve Amy Adams başroldeydi. Ve film yemek üzerineydi...

Julia adında bir kadının, can sıkıntısından ve bir zamanlar özlem duyduğu yazarlık macerasını tamamlamak adına tutmaya başladığı yemek blogu, filme hayat veren temel konu oluyor. Ama bu konu meşhur ahçı Julia Child'ın (Daha önce adını duymadıysan üzülme, bende ilk kez filmde duydum) hayatıyla birlikte işleniyor.

Benim gibi, yemek yapmayı da, en az yemek yemek kadar seven insanlar bu filmden zevk alacaklardır. Filmi izlerken, hep özendiğim, blog ortamına girmemde farkında olmadan itici güç olmuş Cafe Fernando aklıma geldi. Geçen gün Domates, Biber, Patlıcan ve Mantarlı Makarnasını yaptım ve emin ol güzel oldu.

Bakarsın yakında bir işe girer de kendi evime çıkabilirsem, her hafta bir iki yemek yapıp, Escape From The Cage'de paylaşırım, ha... Zaten bu yapmak istediğim bir şey. Blog oluştururken bende düşündüm ne üzerine olmalı diye. Sonrada genel bir başlangıç yaptık; ama ilerleyen yıllarda belli alanlarda ayrıntılı ilerlemeler kaydedersem (yemek yapmak gibi...) bu alanları, blogumda ayrı sayfalarda paylaşmak istiyorum. Şimdilik sadece makarna yapıyorum. Ama iyi yapıyorum...

***

Dear Blogger,

Bugün bir arkadaşımızı askere uğurladık. İlk defa askeriyenin kapısına bu kadar yaklaştım. İlk defa askerlik kavramı bu kadar koydu. Zordu be...

Sonra da ablamla ikimiz, İzmir'in bir ucu Gaziemir'den, metronun yer altından gitmeyen versiyonuna, İzban'a atlayıp İzmir'in diğer ucuna, Foça'ya gittik. Akşam saat 17.00'da, Foça'nın merkezinde, bir elimizde dürüm diğer elimizde kola, apar topar bir deniz şortu bir de bikini alıp Hanedan Beach'de aldık soluğu. Mevzu mühimdi. Bu benim ilk rüzgar sörfü dersimdi... Üç saat kadar günbatımında sörf yaptık ve başlangıç olarak gayet iyi olduğum söylendi. Yanlız sonradan farkettim ki board'un üzerinde k.çımı biraz dışarda tutuyormuşum.... Bir de, bir iki defa çok pis düştüm ve karnım board'a çarpıp yara oldu.... Canım çok acıyor...

Saat 01:09 olmuş ve ben kaçarım. Yarın yolculuk var, ben daha bavul hazırlamadım... İyice bi miskin oldum ben ya... Tekrar görüşeceğiz. Kendine iyi bak. Ara sıra da sen bana yaz ;)

6 Ağustos 2011

Bir dönemin kapandığı an: Harry Potter!


10 yıl insan ömründe hiç kısa bir zaman değil. Hiç değil... Hele ki bu 10 yılın
13-23 yaş aralığını kapsayan yıllar olduğunu düşünürsek, etkisi katlanıp 20 yıla bedel oluyor. Çünkü insan hayatında, bu kadar değişimin olduğu başka bir dönem görmenin mümkün olduğunu sanmıyorum. Ben de bu 10 yıla, her gencin sığdırması gereken rutin şeyleri sığdırdım. Bazılarında eksik kaldığımı, bazılarında hızlı ilerlediğimi şimdilerde daha net görüyorum. Ama neyse, konumuz bu değil. Yazının asıl konusu, bu 10 yıl boyunca benim hayatımda olan ayrı bir şey, Harry Potter... :))

13 yaşındayken, okuldan eve döndüğüm bir akşam saatinde, yorgun argın otobüsten inip odama savrulduğumda gördüm onları. Çalışma masamın üzerinde, edebiyat kurdu dayım tarafından alınıp konmuş iki renkli kitap masum masum yatmakta idi: Harry Potter ve Felsefe Taşı, Harry Potter ve Sırlar Odası...  "Ne lan bunlar, çocuk kitabı mı okucaz bu saatten sonra!" diyerek, odamda kendi kendime artistlenirken, bir anda bir baykuş sesi geldi kulağıma. Uzun ve tiz bir şekilde ötüşle birlikte, odamın ışıkları söndü ve evin çatısından küçük yıldız tozları yağmaya başladı. Harlayan şömine alevinin kızgın gölgeleri karanlık odamın duvarını boyarken, mistik ve gizemli bir ses eşliğinde, duvardaki kukuletalı silüetler gözüme çarptı. Bir anda sarsılmaya başlayan odamdaki bütün kitaplar raflardan teker teker dökülümüş ve masanın üstünde duran Harry Potter kitapları parlak gümüş rengi bir ışıkla çerçevelenmişti. Nerden geldiğini bilmediğim bir rüzgar esti ve aniden açılan kitap sayfalarının arasından, bir altın snitch, eski bir şapka, bir asa, bir süpürge çıkıp odama saçıldı... En sonunda da, ağzında saman rengi bir mektup zarfıyla beyaz bir baykuş fırlayıp omzuma kondu... Zarfı alıp yavaşça açtım ve içindeki mektubu çıkarıp okudum:

     Sayın Yiğit Keskin,
     Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda yerinizin ayrılmış olduğunu size bildirmekten mutluluk duymaktayız. Ders yılı 1 Eylül'de başlamaktadır. Gerekli kitap ve gereçlerin listesi ilişikte sunulmuştur.
     Sevgilerimizle...

     Minerva McGonagall
     Müdür Yardımcısı

Çok pis gaza geldim... Çok pis. Biliyordum zaten başından beri herkesden farklı olduğumu ;)) Hemen asamı elime alıp pratik yapmaya başladım. Derken, içerden bir ses işittim...

     Yiğit! Hadi oğlum git bakkaldan bir ekmek, 1 kilo da yoğurt al. Pakize Teyze'ne söyle kaymağından koymasın. Kız Tuğçe, gel sende salata yap bakiyim...

Hayalindeki o asa bi tarafıma girmişçesine kalakaldım. En son Noel Baba'nın gerçek olmadığını öğrendiğimde bu denli üzülmüştüm. Paşa paşa gidip, yoğurdumu ve ekmeğimi aldım. Akşam yemeğini yedikten sonra da, sinirden hiçbir şey okumadan yattım.

Neyseki ertesi gün, can sıkıntısından ve dayımın sorgulamalarına maruz kalmaktan korkup elime aldım ilk kitabı. Kanepeye kurulup bir başladım ki okumaya, hiç kalkmadan 80 küsür sayfayı okumuşum. Dışarıdan gelen ve beni cezbetmeye çalışan sokak gürültüsüne bile aldırış etmiyordum. Birkaç güne ilk kitabı bitirdim. Daha sonra ikinciyi... Bu arada resmen kitabın misyonerliğini yaptım, sağımda, solumda... Sırf kitap üzerine muhabbet edebileceğim birileri olsun diye her önüme gelene okuttum kitabı. Daha ben ikinci kitabı okuyordum ki, ilk film vizyona girdi. Cümbür cemaat bütün sınıfı organize ettim ve sinemada izledik. Aynı yıl üçüncü ve dördüncü kitapları da bitirdim. Yıllar yılları kovaladı. J.K. Rowling'in durmak bilmeden yazmasıyla  ve bu serinin beni sardığını gören dayımın kapıp getirmesiyle diğer kitapları da okudum. Gerek lisede, gerek üniversitede, elimde Harry Potter kitabı olan dönemler oldu. Son iki kitabı eskisi kadar sıcağı sıcağına okumasam da, yine kendimce büyük bir ciddiyetle okudum. Ayrıca o dönemlerde daha iyi anladım ki, Harry Potter, kesinlikle bir çocuk romanı değildir. (Nokta!)

Seriyi bitirirken gece 04.00 sularıydı... Yedinci kitabın son sayfalarındaydım. İki yıl önceydi. 21 yaşındaydım... Harry Potter defteri o gün kapanmadı tabii ki. Daha çıkacak filmler vardı... Geçen ay, İstanbul'a gidip, ilk günden İstiklal Caddesi'nde gezinirken, kafamı bir kaldırdım ki ne göreyim: Her tarafta boy boy, "IT ALL ENDS" yazılı Harry Potter afişleri... Bir koydu ki sormayın... O zaman anladım ki, artık yolun sonuna gelmişiz, artık bu serüvene veda etme zamanım gelmiş.


İzmir'e döndükten sonra, kafamdaki planı hayata geçirdim. İlk filmden başlayarak, bütün Harry Potter filmlerini tekrardan izledim.  Bütün süreci, bütün kronolojiyi tekrar yaşadıktan sonra, dün Harry Potter ve Ölüm Yadigarları 2 için bilet aldım. Yüzüklerin Efendisi'nin bitiminde ağlayan arkadaşımın ne denli madara olduğunu gördükten sonra temkinli davranıp sinemaya tek başıma gittim ve maceraya üç boyutlu olarak son verdim. İzledikçe geçmiş 10 yılım aklımdan geçti. Yazının başından beri paylaştığım bütün o enstanteneler gözümün önüne geldi. Filmdeki elemanlarla aynı yaşta oluşumuzda garip bir tesadüf ve güzellik oldu. Harbiden beraber büyümüş gibi hissettim kendimi filmi izlerken.

Ve her güzel şey gibi o da bitti. İnceden bir tebessümle mutlu mesut sinema salonundan ayrıldım. Afişlerden birinin önünde durup uzun uzun baktım. David Yates'in, Harry Potter'ın başına gelen en iyi yönetmen olduğunu düşünerek, Egs Parkın içinde dolaşmaya başladım. Tam da çıkıp, Bostanlı'da arkadaşlarla buluşup birşeyler içmek için yürüyen merdivenlere adım attığımda, bir anda merdivenler yer değiştirdi ve beni alışveriş merkezinin ön çıkışına yönelttti. Derken, bir anda mağaza karanlığa gömüldü. Spot ışıklarının yerine, havada asılı duran yüzlerce mum yavaşça etrafı aydınlattı. Bir yerlerden tuhaf gizemli bir Melodi  gelmeye başladı kulağıma. Kafamı kaldırıp baktığımda alışveriş merkezinin çatısının şeffaflaşıp puslu gökyüzünü göstermeye başladığını gördüm. Mağazanın ortasında uzun uzun dört tane masanın üzerinde envayi çeşit yiyecek duruyordu. Duvarlarda asılı duran fotoğraflardaki karakterler hareket edip duruyordu... Ağır ağır alışveriş merkezinden çıktım. Merdivenlerin başında durduğumda, ön tarafta, açık otoparkın sonuna doğru bir balkabağı tarlası ve taştan yapılmış bir bekçi klübesi gözüme ilişti. Karşımda, İzmir körfezi üzerinde asılı duran puslu fakat temiz bir hava vardı. Karşı taraftaki dağların zirvelerinin bulutlara değdiğini görüyordum. İlk önce fısıltı gibi kulağa gelen melodii gökyüzünde aniden çakan bir şimşekle birlikte şiddetlendi. Yarı karanlık gökyüzünde, ayın önünden bir grup uçan süpürgeli büyücü geçti.

O zaman anladım. Macera asıl o an sona ermişti... ;)

2 Ağustos 2011

O bir Fırtına! O bir Meteor!.. Hayır, o Jon Bon Jovi!

Tembel bir yaz sabahında, mutluluk vericekmişçesine neşeyle çalıp titreşen telefonuma uzandım. Arayan, mezuniyetimi bir hediyeyle taçlandırmaya çalışan ablamdı. Ama o telefonu açmadan önce hediyenin böylesine güzel olacağını nerden bilecektim...

Yıllar var, biz severiz Bon Jovi'yi... Abla kardeş "This Left Feels Right" albümünün ayrı bir hastasıyız. Benim asıl Bon Jovi hayranlığım o albümle başladı bile diyebilirim. Sonrasında, en klasiğinden en çirkinine kadar bir sürü şarkısını download etsemde, bu albümdeki o en bilindik şarkıların akustik versiyonları bir çok orjinal versiyondan daha fazla beğenimi kazanmıştır.

E o kadar yıl birçok hayran gibi bende haykırdım, "Bu adam gelirse kesin gitmeliyim, bu adam gelirse kesin gitmeliyim..." diye. Geleceğini öğrendiğimde daha 3K Reklam'da çalışıyor ve bu yaz için Amerika'da olma hazırlığı yapıyordum. Kırk yıldır isteyip durduktan sonra, ülkede olmadığın tarihte çıkıp gelecekler diye üzüldüm, sinirlendim tabii. Ama sonradan işler rast gitmeyip de Amerika Planını iptal edince anladım ki, her işte bir hayır varmış. İptal kararımdaki haklılığın en büyük göstergelerinden biriydi bu konser.

Sağolsun ablam, kardeşinin işten güçten ayrıldıktan sonra cebindeki üç kuruş parasını da konser biletine vermesine razı olamayıp, pamuktan yumuşak elini bir kez daha cebine attı da, bizde dünya gözüyle bu tarihi güne tanıklık ettik. Lafı uzatmayalım, ben susayım, dünya sussun, Jon Bon Jovi konuşsun ;))

Sizleri konserin benim için en güzel anlarından birine götürüyorum, kemerlerinizi bağlanzi...





Not: Üzerinden bir ay geçen konseri şimdi yazmamın sebebi yaz sıcağının getirdiği tembelliktir. Yazmadan geçseydim de ayıp olurdu. Zaten, geçen sene Bono'nun Boğaz Köprüsünden geçerken anlında kaç boncuk ter olduğuna kadar yazıp çizen Türk Medyası, Bon Jovi'ye üvey evlat muamelesi yaptığı için kıl oldum. Hayır adam bi yerlerde iktidar eleştirisi mi yaptı, anlamadım ki...
...

25 Temmuz 2011

Yiğit Keskin was here! (!stanbul)



Daha ne kadar erteleyecektim bu yazıyı yazmayı, bilmiyorum. Konusu, İstanbul'da geçirdiğim kısa bir tatil olan, tatil boyunca içeriğinde kullanmak adına dünya kadar fotoğraf çektiğim yazıyı, kalkıp da tatilin bitiminden bir hafta sonra kaleme almak, hala daha tatil rehavetinde olduğumu mu gösteriyor? Evet galiba onu gösteriyor. Ama artık kendime bu tarz tembel hallerimde fazla kızmıyorum. Çünkü ben bu güne bugün, tek ders sınavını bile vermiş, bitiş şeridini göğüslemiş ve mezun olmuş birisiyim. Öğrenciliğimin bittiği bu ilk haftalarda, planlı programlı hareket etmem garip olurdu herhalde, değil mi? Neyse...

Gelelim konumuza... Tatilin ilk dakikasından itibaren, ayrıntılı bir Tayfun Talipoğlu programı yapmayacağım. Zaten çektiğim fotoğrafları kronolojik olarak eklemem halinde neler yaptığımı anlamakta sıkıntı çekmeyeceksiniz. Kısa bir özet geçmek gerekirse:

İstanbul'a Gidiş (Mola Yeri)

Tek ders sınavıma girdiğim 5 Temmuz gününün akşamında yola çıktım ve 18'i sabahında geri döndüm. 12 günlük güzel bir tatildi. Tek ders sınavı öncesinde Alaçatı tatili yapıp, deniz-kum-güneş üçgeninde tenimize
-30 brightness uyguladığımız için, bu 12 günde hiç deniz özlemi çekmedim.

İsa - Ayasofya
İlk günler tam bir Kültür Turuydu. Annemin de orda olması ikimiz için de güzel oldu. Topkapı, Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı, Dolmabahçe... Bu güne kadar görmemiz gerektiği halde görmediğimiz, bunun  için utanç duyduğumuz yerleri gördük. Topkapı'ya o kadar başımız öne eğik girdik ki, utancımdan kafamı kaldırıp sarayın hiçbiyerine bakamadım ;-p İstanbul'a her gelişimde, tüm tatilini İstiklal'de geçiren biri olarak, bu tatil baya farklı geldi.

Topkapı - Harem
Dolmabahçe Sarayı


En çok etkilendiğim yer... Ayasofya.
Birkaç gün sonra annemi İzmir'e uğurladıktan sonraysa, hem arkadaşlarımla görüştüm, hem de baya bi mekan keşfetmiş oldum. Kültür Turu'nun dışında kalan günlere neler sığdırdığımızı anlatan spotları veriyorum: "Bon Jovi Konseri", "Dansözlü House Party", "Kokteyl yapımı üzerine ders", "Havuz Sefası", "İstiklal'de sabahlama", "Tavla eğitimi", "Sokak Festivali", "Asker Uğurlaması", "Pier Loti", "Katalog Tasarımı", "Alış-Veriş"... Her birini kısa kısa anlatmak iyi olurdu ama, zor geliyo açık söyleyeyim.
(Bon Jovi'yi ayrıca anlatacağım).



Hepsinden de öte İstanbul'un havası bildiğin serin be abi. İzmir cehennem azabı gibi geldi bana. Bu arada İzmir'e geliş de ayrı bir cehennem azabıydı. Nasıl bir mıknatıs bendeki bu böyle ya, nerden bulup da çekiyor bu kadar egzantrik yol arkadaşlarını, anlamıyorum...

Neyse buyrun fotoğraflara bakın siz...







İstanbul'dan Dönüş (Mola Yeri)
Şimdilik size anlatacaklarım bu kadar, çünkü Blogger'a ve PC'ye ayar oldum. İki fotoğraf yüklüyoruz ya post'a, yamulmadan yapamıyolar...

Kendinize iyi bakın...